Haber

‘Kutuplaşma’ kelimesinin ardında yatanlar

‘Makus yazgı’ kontenjanından her geçen gün nasibimize birazcık daha fazlası düşen ‘kutuplaşma‘ bahsinde aklıma gelen ilk isim, saygı ve ilgiyle takip ettiğim (araştırma şirketi Konda‘nın Genel Müdürü) Bekir Ağırdır oluyor. Seneler ilkin -yani bu şekilde şeylerin ekranlarda rahatça konuluşabildiği yıllarda- bir tv programında bu kavrama dair oldukça güzel bir özet yapmıştı. Aklımda kalmış olduğu kadarıyla şöyleydi:

Kutuplaşma toplumun değişik görüş, ümit ve ideolojilerle ayrılması değil bu grupların hiçbir koşulda öteki tarafa geçme ihtimalinin kalmamasıdır. Tehlikeli olan da budur.



Şu demek oluyor ki kutuplaşma ile kast ettiğimiz ‘kireçlenme’ seçimi bir şey. Kendi varlığını koruyabilmek için karşı tarafı şeytanlaştıran, empati (kendini karşısındakinin yerine koyma) duygusunu kemiren bir olgu.

Kutuplaşma her gerçeği kendi tarafında, her hatası da karşı tarafta aramaya zorlar. Bu süreçte hepimiz kendi kuytusuna çekilir. Yalnız kendi liderini dinler, kendi kanalını izler, kendi gazetesini okur, kendi benzer biçimde insanlarla bir arada bulunur. Bundan dolayı -pek dillendirilmese de- kutuplaşmış bir toplumda hepimiz kendi varlığını kutbunun varlığına bağlar. İnsanlar ‘kişi’ olmaktan çıkmış, kendini bir tarafın ‘parça‘sı haline gelmiştir. ‘Diğer taraf‘ zihinlerde kendine yaşam hakkı tanımayacak bir şeytana dönüşmüştür.

Ve en acısı (bilhassa bizim benzer biçimde ülkelerde) kutuplaşma, siyasal, ideolojik, zamanı temellerden öte ekonomiye dayanır. Yürütülen bir var olma mücadelesidir. Arz değil; talep edenler vardır. İş isterler, aş isterler, maaş isterler, bağış isterler, af isterler… Siz asla bu coğrafyada kendi cenahı için varını-yoğunu seferber eden bir taraf gördünüz mü? Hele bir talep etmeyi deneyin bakalım.

Oysa bal benzer biçimde biliyoruz ki hiçbir devlet vatandaşlarına karşın gelişemez.

Kutuplaşmış seviye, kendi ayakları üstünde duramayan (durması istenmeyen) bireylerin dayanak arayışıdır. Böylesi yapılarda dinler dahi ilkin tarikatlara, sonrasında onlar eliyle devlete muhtaç hale getirilir. Bu düzende dini kurumlar ve tarikatlar siyasal bir kutba doğal olarak hale getirmeden ayakta kalamaz, helak olur.

Kutuplaşma düzeninde en büyük günah kişi olmaktır. En büyük korku, uçlardan birine yerleştirilemeyen şahıs, kurum ve kavramlardır.

İşte böylesi bir ortamda; şu demek oluyor ki ‘kutuplaşma’ terimini her türlü tanımı yetersiz bırakacak şekilde yaşayan Türkiye’de bazılarına göre ülke tarihinin en mühim; hatta bazılarına göre son seçimine hazırlanıyoruz.

Şahsen bu iki tanıma da katılmıyorum. Yaşanılan zamanı gözde büyütmek insanoğlunun en büyük zaaflarından biri (Keops ehramını inşa ederken Firavunlar da medeniyetin ulaşabileceği son noktaya vardıklarına emindi). Yaşadığımız zamanı, tanık olduklarımızı oldukça mühim sanıyoruz fakat dünya zamanı içinde esamesi bile okunmayacak ufak bir detay olarak kalacaklarına güvenilir olun.

Bazıları için ikinci baskı olabilecek aşağıdaki video, bugün ‘Avrupa’ diye adlandırdığımız kara parçasının Milattan Ilkin 400 yılından bu yana geçirdiği evreleri birkaç dakika içinde özetliyor. Bundan 500 yıl sonrasında güncellenmiş haline bakanların da benzer şeyler göreceğine ve seyrettikleri dönemin nihai şekli temsil ettiğine inanacaklarına güvenilir olun.

Şu demek oluyor ki zamana yalnız kendi ömrümüzün ölçeğinde bakmak mümkün. Üstelik bu sandığımızdan daha yaygın (ve ürpertici) bir tavır. Sigorta satıcılığı yaptığım yıllarda yaşam sigortası satılmasında ne kadar zorlandığımı dün benzer biçimde hatırlıyorum. Öldüğü süre ödediği primler oranında ailesine toplu bir para verileceği fikri acayip bir halde neredeyse kimseyi ilgilendirmiyordu (oysa hepsi ailesi için çalmış olduğu iddiasındaydı). Hatta bir çok “Öldükten sonrasında parayı ne yapayım, sen bana sıhhat sigortasından bahset” diyordu.

Anne-baba da olsan sonuçta en tatlı olan kendi yaşamındı zira. Seçenek olarak sunulduğunda, öldükten sonrasında ailesine bir şeyler bırakmak yerine daha uzun ve sıhhatli yaşamak her insana daha cazip geliyordu.

Para, her fikrin, kutsalın ve ideolojinin evrensel turnusol kağıdıdır.

Siyaseten baktığımızda yaşanılan periyodu ve vakaları aşırı önemseme bir yere kadar mazur da görülebilir. Sonuçta elimizden gelenler, hayatta olduğumuz sürece yapabildiklerimizdir, değil mi? Kızmayın fakat pek de değil. Daha doğrusu bu denklem, hayatta kim olduğunuz ve o sürede ne yaptığınızla ilgili. Kafka ve Dostoyevski ölmüş müdür örnek olarak? Peygamberler? Churchill, Mustafa Kemal Atatürk, Gandhi, Hitler ölmüş müdür? İnsanı öteki tüm biyolojik bedenlerden ayıran akıl (mantık, zihin, muhakeme, tahayyül, vs) terimini görmezden gelmeyelim. Bedenler elbet ölür. Fikirler ve akılcı sistemler ise kalır. Seçmenler ölür. Fakat iktidarlar, devletler -bir şekilde- yoluna hep devam eder.

Seçim arefesindeyiz. Ve her şey tahmin ettiğimiz benzer biçimde neredeyse. Hepimiz kendi tarafını canla-başla korumak için çaba sarfediyor, karşı tarafı lanetliyor. Kendi desteklediği liderin televizyondaki söz sokmalarıyla kendinden geçiyor ve bunu toplumsal medyada tüm dünyaya duyurmak istiyor. Oysa hepsinin (hala) fark edemediği detay, bunun kendini tatminden (yada kandırmadan) öte bir şey olmadığı. Bundan dolayı kutuplaşmış toplumlarda ne o liderlerin ne de taraftarlarının söylemleri karşı tarafa ulaşmaz. Yankı vadisindeki çığlıklar benzer biçimde duvarlar içinde seker durur, ağır ağır yok olur.

Kutuplaşmış toplumlarda taraftarlar maçı bir stadyumdaki benzer biçimde izlemez. Şu demek oluyor ki resmin bütününü görmez. Göremeyeceğinden değil; bunu istemez. Görme fırsatlarını bertaraf eder. Maruz kalırsa görmezden, duymazdan gelir. Kendi doğrusu haricinde bir başka kavramın varlığı bile ona kabul edilemez gelir.

Ve istisnasız kutuplaşmış her cemiyet, çözümü kendi kutbunun liderliğinde arar. Aksi mümkün değildir. Meseleler bir kan davası mantığında işler. Bundan dolayı kutuplaşmış toplumda mantık, liyakat benzer biçimde kavramlar yoktur; yalnız ‘senden ve benden’ olanlar vardır. O yüzden kimin neye yeterli olduğu değil; kimlerden olduğu mühim hale gelir. Bu yüzden susuzluktan ölme pahasına öte taraftan bir yudum su içemez. Öte taraf da acından ölme pahasına bir lokma yiyecek isteyemez. Böylece o koca toplumlar birleşmek yerine ayrışarak ilkin sefalete, peşinden çürümeye ve dağılmaya sürüklenir. Ortadoğu’nun özeti budur. Devamlı işe yaramıştır, yarayacaktır (Cemil Meriç’in İbn-i Haldun’un oldukça isabetle buyurduğu benzer biçimde ‘Coğrafya kaderdir‘).

Bu uzun kutuplaşma tanımının peşinden birazcık da sonuçlara bakalım. ‘Diğeri’ teriminin ne ifade ettiğini ve nelere yol açtığını anlamaya çalışalım. Detaylara -her süre olduğu gibi- yazıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

Rakamlarla memleket

TÜBİTAK desteğiyle meydana gelen ‘Diğeri ile Karşılaşmada Ötekileştirme/meyi Idrak etmek: Türkiye’de Gençlerle Empati ve Eşitliği Tartışmak’ başlıklı 3 senelik, disiplinlerarası araştırmanın sonucuna bakılırsa:

  • Gençlerin yüzde 90’ı ‘kızlarının öteki gruptan birisiyle evlenmesini’ kabul etmeyeceğini söylüyor.
  • Gençler içinde ‘ötekiler’ ile arkadaşlık edenlerin oranı yüzde 11.
  • Ötekilere misafirliğe gidenlerin oranı yüzde 10.
  • Evlatlarının ‘ötekilerinin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen anne-babaların oranı yüzde 90.
  • Ötekilerle beraber iş yapılmamasını isteyenlerin oranı yüzde 84.

Bir kamu kuruluşu olan Türkiye İstatistik Kurumu’nun ‘Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ araştırmasına göre 31 Aralık 2017 itibariyla 80 milyonu aşan bir nüfusun yüzde 18,6’sı (başka bir deyişle -ve yalnız resmi sayılara göre- 15 milyondan fazla şahıs) İstanbul’da yaşıyor. Üstelik iç göçten nasibini en fazla alan da gene İstanbul. Yalnız 2016 senesinde 369 bin 582 şahıs bu şehre göç etmiş. Bu veri niçin mühim? Bundan dolayı kutuplaşmış toplumlarda nüfusun (dolayısıyla ekonominin) belirli şehirlerde konsantre olması tehlikelidir.

2010 – 2014 yıllarını kapsayan (6. Dalga) Dünya Değerler Araştırması (World Values Survey) verilerine bakılırsa:

  • Yüzde 95,4 benzer biçimde bir oranla aile Türk toplumunda inanılmaz yüksek bir oranda öneme haiz (bunu ‘kişi’ olma ekseninden okuyun).
  • Halkın yüzde 68,1’i için din mühim. Toplumun yüzde 97,3’ü kendini bir dini inanç ya da dini gruba etken olarak mensup olarak tanımlıyor.
  • Türkiye için ‘boş süre’ lüks gereksinimler sıralamasında içeriyor. Boş zamana haiz olmayı mühim bulanların oranı yalnız yüzde 41,9.
  • Hayatımdaki en mühim mevzu ‘iş’ diyenlerin oranı yüzde 49,6.
  • Kendisini tamamen ‘memnun’ hissedenlerin oranı yüzde 14.
  • Halkın yalnızca yüzde 11,6’sı bir çok insana güvenilebileceğini düşünürken, yüzde 82,9’luk kesim öteki insanlarla etkileşime geçerken oldukça dikkatli olunması icap ettiğini düşünmektedir.
  • Halkın yüzde 95,5’i herhangi bir spor aktivitesi yapmıyor, yüzde 96,6’sı sanat ile ilgilenmiyor, yüzde 97,4’ü herhangi bir sendikaya, yüzde 94,9’u siyasal partiye üye değil (kutuplaşma ekseninde düşününce garip, değil mi?).
  • Türklerin yüzde 85,4‘ü eşcinsel komşu istemiyor. Evlenmeden beraber yaşayan çiftleri istemeyenlerin oranıysa yüzde 65,4.
  • Kadının kocasından fazla kazanmasını doğru bulmayanların oranı yüzde 47. Adamların iş hayatında kadınlardan daha başarıya ulaşmış olduğuna inananların oranıysa yüzde 64.

Bu kapsamlı araştırmanın ayrıntılarını yukarıda paylaştığım bağlantıdan incelemenizi tavsiye ederim. Çözümleme kısmının özetinden ufak bir parçayı da paylaşmak istedim:

  • Türkiye halkı, oldukça geleneksel ve aşırı muhafazakârdır. Bilhassa aile mevzusundaki aşırı ehemmiyet, dünyada oldukça azca benzeri bulunan seviyede yüksektir. Dolayısıyla, Türkiye toplumu ailecidir. Din mevzusunda da oldukça yüksek oranda bir onaylama olmakla beraber, bu durum, aile mevzusundaki kadar yüksek değildir.
  • Türkiye toplumu sanılanın aksine politik bir cemiyet değildir. Toplumda muhafazakâr ve ataerkil değerler yoğun olmakla beraber, bunlar politik temelli düşünceler değildir ve sosyolojik tabanlıdır.

Birazcık da ‘halkı yetiştiren’ hanımefendilere bakalım. Konda araştırma şirketinin ‘Kendi Akvaryumunun Dışındaki Bayanlar’ başlıklı araştırmasına bakılırsa:

  • 14 yaş üstü 31 milyon kadının yüzde 66’sı (başka bir deyişle 20 milyon hanım) evde oturuyor.
  • 40 milyon toplam hanım nüfusun 31 milyonu erkeklerden daha çok kazanmalarının problem oluşturacağına inanıyor.
  • Hafta sonları hanımefendilerin yüzde 61’i hiçbir şey yapmadan evde oturuyor, yüzde 26’sı akraba ziyaretine gidiyor.
  • Hanımefendilerin (yüzde 50 oranla) en oldukça söz sahibi olduğu tek mevzu: mobilya seçimi.

SiA Insight Genel Müdürü Hüseyin Tapınç’ın paylaşmış olduğu verilere bakılırsa:

  • 15-24 yaş grubundaki her üç genç hanımdan biri, ne eğitim ne de iş hayatında kendine yer bulabiliyor.
  • 15-24 yaş arası hanımefendilerin yüzde 50’si ilköğretim mezunu.
  • Hanımefendilerin yüzde 78’i evlenmek, yüzde 74’ü çocuk sahibi olmak istiyor.
  • Hanımefendilerin yüzde 90’ı yabancı bir dil bilmiyor.
  • Hanımefendilerin yüzde 95’inin pasaportu yok.

2108 yılı Dünya Mutluluk Raporu‘na bakılırsa:

  • Mutlu olma sıralamasında Türkiye 2017 senesinde 69. sıradayken 2018’de 74. sıraya gerilemiş durumda (İlk 10 ülke: Finlandiya, Norveç, Danimarka, İzlanda, İsviçre, Hollanda, Kanada, Yeni Zelanda, İsveç ve Avustralya).

Tıklayarak büyütebilirsiniz.

Türkiye benzer biçimde gırtlağına kadar siyasete dalmış, ekonomiden spora, bilimden sanata her şeyi siyasetten bekler hale gelmiş ülkeler adına mühim bulduğum bir veriyi İstanbul Informasyon Üniversitesi ve Black Sea Trust (BST) tarafınca gerçekleştirilen 2016 tarihindeki Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları başlıklı araştırmadan paylaşmak isterim.

Büyük hali için tıklayın.

  • Araştırmaya bakılırsa Hükümetin kendine öteki insanoğlu kadar saygı gösterdiğini düşünenlerin oranı muhafazakarlarda yüzde 73 iken bu oran Kürtler’de yüzde 25’e düşüyor.
  • Son 5 yılda benim gibilerin maddi durumu diğerlerine kıyasla daha iyi gelişmiştir diyenlerin oranı muhafazakarlarda yüzde 58 iken, Atatürkçüler’de yüzde 24.

Aynı araştırmanın 5 Şubat 2018’de yinelenen sürümündeyse:

  • Türk siyasetinin ortak ‘zıt kutbu’ değişmemiş. 2016’da genel olarak kendine en uzak hissedilen parti yüzde 43,6 ile HDP iken bu oran 2018’de yüzde 52,7 olmuş.
  • Politika Türkiye’yi o denli bölmüş ki nüfusun neredeyse yarısı karşıt görmüş olduğu partinin kendi bölgesinde basın açıklaması yapmasına, toplantı yada yürüyüş düzenlemesine, eğitim almasına; hatta yüzde 37 oranında seçimlere katılmasına bile tahammül edemez hale gelmiş. Gerekirse telefonlarının dinlenebileceğini savunanların oranı yüzde 30!

Siyasal beslenme kaynaklarımız çoğunluğun tahminlerinden değişik.

Yazının başlangıcında paylaştığım ‘yankı vadisi’ meselesi bu araştırmada daha da belirgin ortaya çıkıyor. Yukarıdaki grafikte açık ara en büyük bilgilenme deposu olarak çıkan televizyonların parti seçmenleri bazındaki tercih edilme dağılımına bakalım:

Gördüğünüz benzer biçimde hiçbir ‘partili’ öteki tarafın televizyonlarını açmıyor bile. Bilhassa iktidar ile özdeşleşen kanalların muhalefetten her insana kapalı olduğu ve iktidara hiçbir kanalın ekranını kapatamayacağı hatırlandığında bu grafiği okumak daha anlamlı oluyor. Bu durum öteki mecralarda da değişik değil üstelik. Gazetelere bakalım.

Dahası -ironik bir şekilde- hepimiz kendi medyasının yansız, karşı tarafın ise ‘taraflı’ bulunduğunu düşünüyor. Araştırma bu şekilde düşündürücü veriler ışığında sayfalarca sürüyor. İncelemenizi kesinlikle tavsiye ederim.

Son olarak Kadir Özgü Üniversitesi’nin Türkiye Emek harcamaları Merkezi’nin 31 Ocak 2018 tarihindeki ‘Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması‘ raporuna bakalım:

Sonuçlara bakılırsa Türkiye gündemindeki en mühim probleminin başını PKK, FETÖ benzer biçimde başlıklar altında terör çekiyor. Peşinden işsizlik, pahalılık ve özgürlükler geliyor. Maslow mantığında şaşırtıcı değil.

Seçmen gözünde istisnasız tüm partiler bundan önceki yıla bakılırsa daha başarıya ulaşmış bulunuyor.

Bu uzun ve verimli araştırmadan son seçimim yazımızın da mevzusuyla direkt ilintili. Sormuşlar: Türkiye’de bir siyasal kutuplaşma bulunduğunu düşünüyor musunuz?

“Lafın tamamı deliye söylenir” kabilinden derlediğim (daha ilkin de değinmiş olmaktan güç alarak) bu yazı kutuplaşma isminde olan illetten çektiklerimizi gözden geçirmek ve mevcut durumu ortaya koymayı hedefliyordu. Fakat muhtemelen bahsetmiş olduğu derdin kurbanı olarak, yalnız benim çevremdeki bir avuç insana dağılacak. Oysa niyetim o değildi. Hepimiz elinden geleni yapmış olduğu sürece varsın, olsun.

Socrates’ten bu yana bu tarafta değişen pek bir şey yok benzer biçimde.

Son olarak; sanmayalım ki bu kutuplaşma meselesi yalnız bizlere özgü. Hayır. Aksine gelişmiş ülkelerde de değişik doz ve şekillerde uç verdiğini görüyoruz. Deniz Ülke Arıboğan’ın sözleriyle “Şimdiye kadar yalnız coğrafi haritalarda gördüğümüz (sanal) ülke sınırlarını artık uzaydan dahi gözlemleyebiliyoruz. Bundan dolayı (Türkiye dahil) birçok ülke sınırlarına duvar örüyor“.

Oysa insanoğlunun doğası, fıtratı bu şekilde değil. Bakın yalnız 1980’den bugüne iyi mi değişmiş kültürler. İnsanlık böylesine devingen işte sonuçta. Kimileri baskılamayı, geciktirmeyi becerebiliyor yalnız.

Kişi olarak düşünüp var olabildiğimiz; her çiçekten öz alıp kendi balımızı harmanlayabileceğimiz, rengarenk bir gelecek hayaliyle…


Kaynak: Serdar KUZULOĞLU – mserdark.com

Yorumları Göster

İçeriğimize değerli yorumlarınızla katkıda bulunabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Vodafone Telekomünikasyon A.Ş. ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Güncel teknoloji haberleri derlemek adına insanlık namına idame ettirilmektedir. Hukuki uyuşmazlıklarda uyar-kaldır prensibi benimsenmiştir.

Facebook

Forumdan Son Konular

Copyright © 2014-2018 VF HaberThemetf

Yukarı