Haber

Müstakbel Cumhurbaşkanına notlar: Yeni Devlet ve Hükümet

Haftaya (iş ikinci tura kalmazsa elbet) yeni Cumhurbaşkanımızı -ve yeni vekillerimizi- seçeceğiz. Masalarında bir yapılacaklar sıralaması olsaydı ilk sıralarında neler bulunsun arzu ederdim, bunun çetelesini tutuyorum. Bu yazıyla 3 bölümlük bu dizinin de son ayağına geldik. Mevzumuz yeni nesil devlet ve hükümet (Bu bölüm başlığı sebebiyle bazılarınıza yanlı / taraflı gelebilir. Temin ederim ki değil. Sonuna kadar sabredin lütfen).

Bu sefer yazıya kişisel birkaç detayla başlayacağım. Ilkin 5 senedir Twitter hesabımda sabitlenen (ve kimilerinin fazlaca kızmış olduğu) mesajı hatırlatayım.

Bu metinle kast ettiğim memleket ve dünya ile ilgisizliğim değildi elbet. Fakat toplumsal medyada sabah Hayvan Hakları Savunucusu, öğleden ilkin Siyasal Analist, öğle vakti Iktisat Uzmanı, akşamüstü Spor Yorumcusu, akşam TV Eleştirmeni, gece de Ozan olanlardan ÇOK sıkıldım, ikrah ettim. Yoksa sırf şu blogun Memleket Halleri kategorisi dahi nelerle, iyi mi (ve ne vakit) ilgilendiğimin ispatıdır. Muhatabına yarar yaratmayan her tür çabadan kendimi uzak tutmaya kararlıyım. Sonuçta bir ömrüm, sayılı nefesim var.

Bu tavrın (bu topraklarda) kolay(cılık) bulunduğunu da sanmayın sakın. Her insanın kendisini ‘ilişkin olduğu‘ şeylerle tanımladığı, kendi tarafında olmayan -ve olmadığını düşündüğü- herkesi hain, bilgisiz ya da dönek bellediği bir ülkede, “Senden de değilim, ondan da. Benim yolum başka.” demenin faydası da inandırıcılığı da fazlaca azca. Verdiği hasardan, yol açmış olduğu kayıplardan anlatmak bile abes.

Fakat buna karşın hafızamı taradığımda bir tek son birkaç yılda yaşadıklarımdan bir seçki yapayım:

  • Kurucu ekibinde yer aldığım, fazlaca emek verdiğim ve karşılığını fazlasıyla aldığım gazetem ilkin içindeki muhalif sesler yüzünden ‘budandı’, peşinden Fethullahçı kadrolarla dolduruldu. Sonrasında tutum sebebi öne sürülerek baskısına son verilip yayına elektronik mecralarda devam etti. Sonunda onun da kepenkleri kapanmış oldu.
  • TRT Haber kanalında (Nagehan Alçı’nın hazırlayıp sunarak başladığı) ‘Toplumsal Medya’ adlı programı devralmam istendi. Kanalın baştan-ayağa neredeyse tamamı ‘Cemaat’ kökenli olduğundan başlangıç süreci epey acayip / zorluydu. TRT’nin ‘teammüllerini’ epey esneterek, inanamayacağınız kadar minik bir ekip ve bütçeyle fakat fazlaca keyif alarak çalıştık. Bence o dönem ve koşullar adına sıradışı, güzel şeyler yaptık.
  • Aynı dönemde patlayan Seyahat Parkı vakaları sürecinde aldığım konukları, yayında söylediğim sözleri, blog yazılarımı ve toplumsal medya paylaşımlarımı fırsat bilen Cemaat ekibi (‘fazlaca afedersiniz Gezici’ olduğum sebebi öne sürülerek) programımı yayından kaldırdı (bunu duymamız bile tesadüfen oldu). Sonrasında o heyeti de Cemaatçi diye kapının önüne koydular. Adını hatırladıklarımın hepsi şu an yurtdışına firar etti (pardon ‘hicret etti‘). Kılıç çeken, kılıçla ölür.
  • Ne gariptir ki neredeyse aynı günlerde (tamamen sarsaklığımdan kaynaklı) bir paylaşımım yüzünden ‘Erdoğancı’ olma suçlamasıyla Geziciler tarafınca toplumsal medyada linç ediliyordum. Beni tanıdığını düşündüğüm kimi yakın dostlarım dahi -kimbilir hangi saikle- o dönem benle muhabbetini kesti.
  • Kendi yolumda ve halimde yaşamaya devam ederken, 31 Ekim 2017 tarihinde sabaha karşı kapımda İstanbul Terörle Savaşım polislerini buldum. Evim arandı, bilgisayar ve telefonlarıma el konuldu. Gizlilik sonucu bulunan bir FETÖ / PDY / Bylock soruşturması kapsamında ‘Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma‘ iddiasıyla gözaltına alındım. Eğer şu ülkede benim kim olduğumu (ve olmadığımı) bilen bunca insan olmasaydı, muhtemelen şu an hala İzmir’deki hapishane hücremde suçunu öğrenmek, iddianamenin bir an ilkin yazılması ve hakim karşısına çıkmak için dualar ediyor olacaktım (o dönem bana haiz çıkanları hayatım süresince unutmayacağım). Her neyse ki kısa sürede sorgulanıp, serbest bırakıldım. Bu günlerin tozu-dumanı geçince o dönem yaşadıklarımı ek olarak kesinlikle anlatacağım.
  • Bu vakası da atlattık diye düşünürken (ve aynı düşünceyle ailece bir Londra tatiline giderken) havaalanı kontrolünde öğrendim ki bir KHK ile pasaportum iptal edilmiş (terörist olmak fazlaca zor). Tekrardan polisler, karakol, işlemler… Binbir çabayla sonucu kaldırdım. Pasaportumu teslim alırken imzaladığım formda ismimin yanında ‘Terör Şüphelisi‘ yazıyordu. Hayatımda kendimi asla o denli aşağılanmış, haksızlığa uğramış ve devletten uzak hissetmedim. Oysa ben bu ülkeye ve insanlarına beni o forma yazanlardan misliyle fazla emek vermiştim!
  • Fakat problem bakalım ben bu gözaltı vakasını niçin yazdım? Twitter’da ve burada paylaşmıştım fakat gözden firar etmiş olabilir. Gözaltına alınma sebebim şuydu: Yukarıda bahsettiğim TRT Haber kanalındaki programımda 2010’da (kısaca Gülen’in adını ‘Muhterem Fetullah Hoca Efendi Hocaefendi Hazretleri’ şeklinde anmayanları içeri aldıkları yıllarda) bir site tanıtmışım (evet, bir tek tanıtmışım). Meğer o sitenin adını dahi bilmediğim Kurucusu 15 Temmuz darbe girişimi sonrası FETÖ üyesi olma suçuyla tutuklanmış. İfadesinde kurduğu siteleri sıralarken benim televizyonda siteyi tanıtınca 160 şahıs üye olduğundan bahsetmiş. Detaylarını aşağıdaki tutanaktan okuyacağınız benzer biçimde bahse mevzu site, bir mühendislik forumu! Netice: Terör Şüphelisi Serdar.

Her şey şirazesinden bu kadar kolay çıkabiliyor anlayacağınız.

Bu ülkede ‘memleket ve dünya meselelerini’ bırakıp ‘minik meselelere’ odaklanan bir insanoğlunun bir tek birkaç yılda yaşadıkları bunlar. Bir de memleket dertlerine kafayı takanların halini, anılarını düşünün bakalım. Aşağıda birkaç kesitini paylaşmaya çalışacağım modern devlet ve yönetim anlayışını da lütfen bu tecrübeler ışığında okumaya çalışın.

En öncelikli meselemizin arasındaki çizginin giderek soluklaştığı hükümet ve devlet ayrımı olduğuna inanıyorum. Bu serinin ‘Eğitim’ temalı bundan önceki yazısından ilgili kısmı aynen tekrarlayayım:

Devlet ile iktidarın arasındaki sınır çizgisi aşınırsa, devlet her insanın devleti olmaktan çıkıp, bir tek bir partinin seçmenlerinin devletine dönüşür. Adaletten sağlığa, eğitimden yatırıma her şey, sonsuza dek var olması hedeflenen devletin değil, varlığı seçimlerden galip çıkmasına bağlı ‘dönemsel’ bir partinin zihniyetiyle işlemeye adım atar. Bir süre sonrasında parti ve devlet arasındaki o şekilde karışır ki o partisiz devlet düşünülemez hale gelir.

Hakimin, doktorun, askerin, müfettişin, kaymakamın, valinin, muhtarın, temizlik işçisinin, nüfus memurunun, tapu müdürünün partisi, dini, ekibi, ırkı olmaz (zihnen değil elbet; fiilen). Aynı şekilde bu görevlere gelmenin ön koşulu da bu kriterleri karşılamak olması imkansız.

Gerçi daha laiklik (hatta sekülarizm) ile dinsizlik ile farkının dahi anlaşılamadığı (ya da anlaşılmak istenmediği) bir ortamda bu tip hassasiyetlerin bazılarına latife benzer biçimde geldiğine inanırım. Gene de bu şekilde bir yazıda değinmemek olmazdı.

Ey özgürlük!

Birçok değişik ankete gore Türkiye’nin en büyük problemi ekonomi ve terör. En büyük hasretlerinden biriyse, özgürlük. Hatta şahsen daha da ileri giderek ekonomik sorun ve terörün dahi kısıtlı özgürlükten beslendiğini düşünüyorum.

Düşünün ki daha birkaç yıl öncesine kadar bu ülkede ‘Gosteri ve Yürüyüş Özgürlüğü’ vardı. Bir çok vakit birbirinden acayip bahanelerle hadım edilmeye çalışılsa da vardı. Öyleki ki web sansürüne karşı meydana gelen (görülmedik katılımlı) bir yürüyüş bile yapılmıştı.

Bugün OHAL (Muhteşem Hal) ile yaşıyoruz.

Her Cumhurbaşkanı Talibi, seçimden sonrasında ilk iş OHAL’i kaldıracağını söylüyor. Mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dahil. Peki niçin bugün değil? Örneğin, haftaya bugün ülkede OHAL’in varlığını gerektiren ne değişmiş olacak? Mesela şu an yetkisi (ve kendi beyanıyla kaldırmaya niyeti) varken Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün OHAL’i kaldırsa… Ne değişmiş olur? Ihtimaller içinde cevapları duyar gibiyim. Hepsine yönelik yanıtlarım da var fakat mevzuyu dağıtmayalım.

Türkiye’nin belleği kısadır. Neyin niçin hayatına girdiğini kolayca unutuverir. Örneğin her ay milyonlarca telefon sahibi Hususi İletişim Vergisi diye bir şey öder. İletişimi ‘hususi‘ hale getiren ne ola ki oysa? Var mı hatırlayan bu ‘özelliğin’ sebebini? Resmi Gazete daha ilk cümlesinde hatırlatıyor oysa.

Hususi İletişim Vergisi hayatımızda hiçbir dayanağı kalmamasına karşın 19 senedir varlığını sürdürüyorsa, OHAL de pekala sürdürür. “Daha neler!” diyen var ise bir zahmet Ortadoğu komşularımızda OHAL’ler ne kadar sürmüş bakıversin.

“Canım, OHAL var da hayatımızda ne değişti sanki?” diyen var ise da ilkin ‘yaşam’ ile ne kast ettiğine baksın. Sonrasında OHAL kapsamında başına haklı / haksız bir sorun gelmesin diye yakarış etsin. Ben birazcık tadına baktım, HİÇ leziz değil emin olun.

Elektronik ayıplar

Binlerce internet sayfası türlü gerekçeyle sansürlü. Bazılarının sebebi dahi belli değil. Hiçbir kabahat unsuru içermemesine karşın VPN hizmeti sunan siteler erişime engelli. Katliam işlenebilir diye bıçak satışını yasaklamaktan farkı var mı bunun?

Türkiye’nin en popüler web sayfası.

Hepsini geçtim dünyanın en büyük informasyon deposu Wikipedia engelli. İnsanlık tarihinin en büyük kolektif projesi olarak tanımlanan bu web ansiklopedisinin kimi makalelerine sansür uygulayan bazı devletler var. Sadece Wikipedia’ya erişimi tamamen engellemiş olan TEK ülke Türkiye. Wikipedia Suudi Arabistan’da, Çin’de, Özbekistan’da, Suriye’de, Pakistan’da, Afganistan’da açık örnek olarak. Dünyada başka hiçbir ülke ve rejimde problem yaratmayıp bizde yaratan şey nedir sizce? Bu kadar mı koptuk dünya gerçeklerinden?

İfade edilemeyen fikrin kime hayrı var?

Fikir ve ifadenin özgür olduğu bir Türkiye yaratmak zorundayız. Düşünmenin kabahat olabileceğini düşünmek dahi acayip gerçi (her neyse ki hemen hemen hiçbir devletin zihnimize erişimi yok). Fakat hindi benzer biçimde düşünmenin anlamsızlığı da ortada.

Sorun düşündüğünü; kısaca fikrini ifade edebilmek. İfade edemedikten sonrasında fikrin anlamı nedir? Ve düşünce (bir tek) iktidarların, devletlerin, yöneticilerin hoşuna gitmiş olduğu vakit makbul değildir. Fikir ve ifade özgürlüğünün varlık sebebi otoriteye karşın ortaya çıkan muhalif ya da sıska sesleri korumaktır. Güçlünün, hakimin, iktidarın sözcülüğünü yapanın bu şekilde dert ve gereksinimleri aslına bakarsanız yoktur.

Kabahat kapsamında bir eyleme dönüşmedikçe fikrin ve ifadenin özgürlüğünü sağlamamız gerek. Bastırılmış fikirler, psikolojisi bozuk toplumlar yaratır. Ondan sonrasında trafikte, spor karşılaşmalarında, market kuyruklarında, piknikte, tatilde, toplu taşıma araçlarında tanık olduğunuz insanlık dışı vakalara, garipliklere anlam vermeye çalışır dururuz.

Tüm fikirlerin özgürce ifade edilebileceği bir ülke yaratamadıktan sonrasında öteki her şey ikincil kalacaktır. Bir düşünce bizlere aykırı geliyorsa karşılığında bizim de ifade edebileceğimiz bir düşünce var anlamına gelir. İnsanlar fikirleri çarpıştırarak bir sonuca ulaşır. Yoksa iş köpek eğitimine döner. İte-kaka, tehdit ederek – ödül vererek, hatta kimi vakit sopa marifetiyle her köpeği söz dinler, halden anlamış olur hale getirebilirsiniz. Fakat biz köpek değiliz. Hepimizin ilkin ikna edilmeye ihtiyacı var.

Gelgelelim hepimizin malumu, her geçen gün fikirleri ifadenin etmenin birazcık daha zorlaştığı bir dönemdeyiz. Tahammül eşiği o denli düştü ki bayağı bir beyan dahi zorlama bir ima ile paketlenip kabahat unsuruna dönüşebiliyor.

Karar (yargı) verirken taraf tutmasın diye gözü bağlı temsil edilen Hakkaniyet Terazisi heykelinin gözünün açıldığı, kimsenin karşısında boynu bükülmesin, önünü iliklemesin diye düğmesiz dikilen hukukçu cübbelerinin birbirine kavuştuğu, hatta hakimlerin dünyanın hiçbir yerinde benzeri olmayan şekilde siyasetçilerin önünde ayağa kalktığı günler gördük (Hepimiz hakimlerin karşısında ayağa kalkmak zorundadır. Hakimlerin ise kimsenin karşısında ayağa kalkma zorunluluğu yoktur. Hukuk -ve temsilcileri- her insanın ve her kurumun üstündedir. Hukukun üstünde tek bir şahıs ya da kurumun varlığı hukukun yokluğunun belgesidir. Siyasal önder ya da kadroların hukuk üstünde egemenlik kurma hevesleri devamlı, her yerde kendini göstermiştir. Kuvvetli devletler bunu bertaraf eder. Zayıf devletlerse edemez, usul usul bertaraf olur). Hukuk hiçbir şahıs ya da kuruma bağlı olması imkansız. Hukukun her şahıs ve kurumun sığınacağı, güveneceği tek ve son liman olma sebebi budur.

Ulusal iradenin altı ve üstü

Bu satırları, almış olduğu oylarla ulusal iradeyi temsil eden vekillerin Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında dahi konuşamadığı, hatta kimilerinin konuşmaları (fikirlerini ifade etmeleri) sebebiyle cezaevinde, tutuklu yargılandıkları bir zamanda yazıyorum. Bir çok (acayip fakat kategorik olarak ‘benim benzer biçimde’) terör propagandası / yardım yataklık yapmakla suçlanıyorlar. Benzer durumda gazeteciler, akademisyenler ve niceleri var. Kimi vakit o gruba dahil edilmek için bu tarz şeyleri söyleniş etmek dahi kafi olabiliyor.

Demokrasiyi iyi-kötü hayatına sokmuş, hoşgörüyü (siyaseti kadar) kaybetmemiş, 80 türden insanoğlunun renkleriyle bezeli 80 milyonluk bir ülke bu şekilde bir gömleğin içine giremez. Hiçbir siyasetçi bu şekilde bir ülkenin lideri olarak kendini mutlu ve gururlu hissedemez. Boynu bükük gezer.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı tarihiyle, ülkesiyle, halkıyla gurur duymayı hak ediyor.

Fakat şu kutuplaşma dediğimiz mesele bizleri o şekilde bir hale sokmuş, öylesine parçalamış ki, kimilerimiz ötekinin değil fikrine, varlığına dahi tahammül edemez hale gelmiş.

İzlemekten keyif aldığınız tv kanalını, okuduğunuz / takip ettiğiniz haber kaynağını gözünüzün önüne getirin. İçinde asla sizi ‘rahatsız eden, uyumsuz biri’ ya da ‘tasvip etmediğiniz bir düşünce’ var mı? Büyük olasılıkla yok, değil mi? İşte kutuplaşma bu tarz bir olay. Sizinle -sizin yarattığınız- diğeri arasına aşılmaz engeller, uçurumlar, duvarlar seriyor. Tahammül duygunuzu yitiriyorsunuz.

Gazetesinde, televizyonunda ötekine tahammülü olmayan seyirci (hatta patronlar, siyasetçiler) bir süre sonrasında işyerinde, kurumunda, mahallesinde, şehrinde; hatta ülkesinde de onların varlığını kabullenemez hale geliyor.

Hiçbirimizin düşsel bu şekilde bir ülke değil.

Vatanından haberdar vatandaşlar

Saydam bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var. En temel vatandaşlık hakkımız olan kamu kaynaklarının nerede, ne şekilde kullanıldığından tam olarak haberdar değiliz. En büyük projelerin detaylarına bakınca dahi bizlere asla bahsedilmeyen gerçekler ortaya çıkıyor (doğrusu-yanlışı nedir muamma). İnternetin var olduğu bir çağda bunlar kabul edilebilir şeyler değil.

Bu ülkenin vatandaşlarına yapılmış en büyük fenalık maaşların ‘net’ olarak ödenmesidir. Gelişmiş ülkelerdeki benzer biçimde çalışanlar maaşlarını brüt olarak alsaydı (dolayısıyla devlete her ay ne kadar vergi verdiğini bilseydi) beklentileri de tepkileri de fazlaca değişik olurdu.

Oysa mevcut durumda vatandaşların bir çok devletin en büyük gelir deposu bulunduğunun bilincinde bile değil. Bu yüzden her hizmet bir lütuf benzer biçimde algılanıyor. Oysa hepsi bizim emeğimizin (vergimizin) karşılığı. Ve çoğumuz bu tasarrufların nereye, iyi mi harcandığını; bizlere ne kadarının geri döndüğünü en açık şekilde bilmek isterdik.

Süpermen olmak lazım. Fakat ‘mümkün mü’?

Bir ara gündemde (hala tam olarak önemini, anlamını çözemediğim) bir ‘vasıta camı filmi’ meselesi vardı. Sonradan Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla bir genelge yayınlayarak mevzu çözüldü. Bu hafta da patileri ve kuyruğu kesilip terk edildikten sonrasında tedavi edilen sadece kurtarılamayan yavru köpek ve Marmara Adaları’ndaki faytoncular tarafınca fena koşullarda çalıştırılan atlarla ilgili benzer müdahalelerine tanık olduk. Bu şekilde daha nice şeyler.

Hepsi iyi, hoş fakat bu mevzularla bir Cumhurbaşkanı’na zaman harcatılır mı? O makamın gündemine bu şekilde şeyler gelir mi? Bu tablo olsa olsa minik esnafın derdidir.

Kurtarıcı ya da ‘Tek Adam’ beklentisinin kaçınılmaz kaderi budur. Bazı tehlikeli sonuç mevzularda kesinlikle söz / informasyon / yetki sahibi olmak isterken bir bakarsınız her mevzu sizin üstünüze yıkılmış.

Siz mevcut durumda, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın gündemini hayal edebiliyor musunuz? Kandil Operasyonu’ndan faytoncuların atlara muamelesine kadar bir sıralama…

Dünyada bu şekilde bir iş yükünün altından kalkabilecek herhangi bir Ademoğlu yok. Hepimiz de bunun bilincinde. Bu yüzden Türkiye’nin önder(ler)den fazlaca ekiplere ihtiyacı var. Informasyon, yetki ve muhakeme kabiliyetine haiz ekiplere.

Oysa önümüzdeki seçimler için bir kere daha karşımıza bir tek liderler çıkıyor. Siz (Recep Tayyip Erdoğan dahil) herhangi bir Cumhurbaşkanı adayının seçilirse hangi kabineyle çalışacağını biliyor musunuz? Gönül verdiğiniz aday güzel konuşuyor olabilir. Fakat onları kim meydana getirecek? İşin bu kısmı hala belirsiz.

Bir dünya ülkesi olarak Türkiye

Dünyayla savaşım -hatta kavga- eden değil, işbirlikleri kuran bir Türkiye, hepimizin ortak düşsel olmalı. Küstah, şımarık çocuklar benzer biçimde yabancı şahıs, kurum ve ülkeleri bizi övdüğünde göklere çıkarıp; yerdiğinde tekme-tokat girişMEmeliyiz.

Bu çağ işbirliklerin çağı. Çinli gençler, ABD’de okuyan yabancı talebe nüfusunda en büyük dilimi oluşturuyor. Bir kısmı ABD’de kalıp Silikon Vadisi’nde Çin ile ortak projeler geliştirip dünya pazarına satıyor. Dünyanın en büyük şirketlerinin başlangıcında Hindistanlı ve Çinli yöneticiler var. Kendi içine kapanık (kendini kendine muhtaç bırakmış), içinde olanların birbirini yediği, dünyanın gerçeklerinden, hayallerinden kopmuş bir profil Türkiye’ye yakışır mı? HAYIR!

Yazıya devlet (kamu) ile siyasetin birbirinden ayrı kalmasının önemiyle başladık; kapanışı da devlet ve siyasetin gündelik yaşam ile arasına koyması ihtiyaç duyulan mesafe ihtiyacıyla yapalım.

Türkiye bugün bankacılıktan spora, sanattan medyaya her fakat HER mevzuda siyasetin gölgesi (tokadı) altında yaşamını sürdürüyor. Bunun ne anlamı ne de faydası var. Şu anki benzer biçimde komünist ilkelerle liberal politika, özgür piyasa ekonomisi uygulanamaz. Bunun herhangi bir örneği yok (Çin ve Rusya dahil).

Önümüzdeki Pazar günü Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı ve Milletvekilleri belli olacak (ikinci tur ihtimali de var elbet). İlk yazımdaki bir vurguyu yine etmek isterim: Her kim seçilirse seçilsin, fazlaca ağır bir iş yükü, kırılgan bir iktisat, gerilmiş / bunalmış bir kamuoyu ile karşı karşıya duracak.

O koltukta her kim oturacaksa şimdiden, yürekten başarılar diliyor ve kendi minik meselelerime geri dönüyorum.


NOT: Aklımda tek bir yazı olarak planladığım bu mevzu detaylarından (ve uzunluğundan) dolayı bir yazı dizisine dönüşmek mecburiyetinde bırakıldı. Öteki başlıklara aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.


Kaynak: Serdar KUZULOĞLU – mserdark.com

Yorumları Göster

İçeriğimize değerli yorumlarınızla katkıda bulunabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Vodafone Telekomünikasyon A.Ş. ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Güncel teknoloji haberleri derlemek adına insanlık namına idame ettirilmektedir. Hukuki uyuşmazlıklarda uyar-kaldır prensibi benimsenmiştir.

Facebook

Forumdan Son Konular

Copyright © 2014-2018 VF HaberThemetf

Yukarı